20091226

şok.

bugün bindiğim minibüsün şöförü başka bir sürücüyle bir kavgaya tutuştu. bi kaç yumruktan sonra bi hışım minibüse döndü ve,

“kusura bakmayın ama hepiniz hayvansınız, insan yardım eder! dayak yedim.”

diyerek gaza bastı. kadıköy’den maltepe’ye, o hızla 25 dakikada vardık…

20091225

ilk hikaye.

vücudunu sımsıkı saran giysisiyle öylece dikiliyordu. çadırındaydı, gösterinin dışında. elerini belki yüzüncü defa pudraladı. suratında anlaşılmaz bir ifade vardı.
Onu dış dünyadan ayıran ince, yıpranmış bez duvarların arkasından vahşi bir aslan kükremesi duyuldu. Ardından, dışarı çıkma isteğini bir anda silip süpüren o sinir bozucu ses: seyircilerin zavallı, şaşkın iç çekişi.

Onlardan nefret ediyordu.

Aptallığı sevmezdi. Ama bu sevmeyişin nedeni, o kalabalıktan daha fazla beyin hücresine sahip oluşundan değildi, hayır. Onlara benzemekten korkuşuydu sebep, bunu düşünmek bile korkunçtu. Her zaman farklı olmak istemişti. Onu bu sirkin bir numaralı ip cambazı yapan da buydu belki..
İpin üzerindeyken, kendini farklı hissederdi. Olağanüstü, önemli ve yenilmez. Ama ayakları yere bastığı anda, her seferinde, farkediyordu gerçeği, biliyordu. Bez duvarların ardındaki o vahşi görünüşlü aslanın aslında dünyanın en uysal aslanı olduğunu bildiği gibi, biliyordu işte. Burası bir sirkti ve burada, isimler de dahil olmak üzere, her şey yalandı.

Ama o, son günlerde engel olamıyordu ruhuna. Kabullenmeye ikna edemiyordu onu. Oysa öyle çalışıyor, o kadar çabalıyordu ki kendini kandırmak için... Ama ruhu çoktan anlamıştı.

Bir ipin üstünde yürümenin onu farklı yapmadığını biliyordu.

Daha da önemlisi, bir hiç olduğunu farketmişti. Bir sürüngen, kendinden kaçmaya çalışan bir zavallı..
Hep kulaklarını tıkadı bu acımasız gerçeklere. Aylardır, ruhuyla savaşarak sürdürmeye çalıştığı ikili yaşamını sürüyordu güçlükle.

Sahne adını da bu duruma en uygun gelecek şekilde değiştirmişti.
"Nar."
Başkalarına komik gelmişti bu. Ama genç adam, kendini başka bir isimde düşünemiyordu artık. Nar işte.. Dıştan bir bütün, içten paramparça..
Bedenini, ruhuun parçalarını bir arada tutan etten bir torba olarak görüyordu.

Ne yaparsa yapsın, işe yaramıyordu. Gösterisini ağırlaştırmıştı. Artık, altında koruyucu ağ olmadan çıkıyordu ipe. Düşerse, saniyesinde öleceğini bilerek.
Yüksekliği arttırmıştı. "İşte bu seni daha da alçalttı zavallı.." demişti ruhu alayla.
İp üstünde joglörlüğe başlamıştı. Onu farklı yapacak her fikri uyguluyordu..

Bir de şu düşme numarası vardı tabii.. En heyecanlı yerde, herkes soluklarını tutmuşken bir anda atıveriyordu kendini. Seyircilerin çığlıkları kulaklarını doldururken, tek eliyle tutunuyordu ipe ve ruhunun "neden, seni ahmak, neden tutunuyorsun?" haykırışlarına aldırmadan tek hamleyle geri çıkıyordu. Bu artık bir rutindi.

Artık kendini kandıramayacağı bir noktaya gelmişti.

Yükseklere çıktıkça, daha da rezi hissediyordu.
Her düşme numarasında, ipi tutmasını istemeyen benliğiyle mücadele etmekten yorulmuştu.
Git gide daha çok batıyordu ve artık kararını vermişti.
Bu gece, ruhunun kazanmasına izin verecekti ve bu sayede, kendisi de ruhunu geri kazanacaktı.

Yeniden bir bütün olmanın zamanı gelmişti artık, canına yetmişti.
Farklı olamadığını kabul etmişti işte. Kendisi gibi, dört yaşından beri ip üstünde debelenen herkesin bir gün usta olabileceğini biliyordu. Bunda özel olan hiç bir şey yoktu. Zaten, bir süre sonra vücudunu sızlatan onca morluk ve yaradan sonra, düşmekten nefret eder oluyordu insan, kendiliğinden ustalaşıveriyordu. Ve başarıyordu, kahretsin, başarıyordu ve farklı olduğu yanılgısına düşüp ruhunu satıveriyordu.

Ama bu gece, bitecekti. Sona erecekti. Yıllar önce yapması gerekeni yapıyordu, yenilgiyi kabul ediyordu. Aslında bütün insanlık farkındaydı gerçeğin. Çalımlı, gösterişli bedenlerinin altında saklanan ürkek, zavallı ve sefil ruhların farkındaydılar. Onları özgürlüğe kavuşturmak için gereken cesaret yoktu yalnızca kimsede.. Ama o, bu cesarete kavuşmuştu sonunda.

Hayatının ilk savaşını, ölüme giden bu yolda kazanıyordu.
Güldü bu düşüncesine. Sonra, güldüğü zaman yüzünde beliren o acınası, çarpık ifade geldi gözlerinin önüne ve derhal vazgeçti gülümsemekten. Yüzü duvar gibiydi yine.

Çadırın dışında, alkışlar artmıştı. Aslanların işi bitmiş olmalıydı, bu demekti ki kendi sırası gelmişti. Çok beklemesi gerekmedi, az sonra, sahte bir neşe ve aynı derecede sahte bir hayranlık duygusuyla çınlayan o ses, adını haykırdı. Son kez gördüğünü bildiği çadırına şöyle bir bakarak, ellerini bir kez daha pudraladı ve dengesini sağlayacak olan ciriti kavrayarak gösteri alanına çıktı.

İğrenç bakışları üstünde hissedebiliyordu yine. Daha önce binlerce kez yapmış olduğu gibi, yavaşça tırmanmaya başladı. Kısa bir süre içerisinde, kıl kadar ince ipin üzerinde dengedeydi. Onlarca metrenin üstünde.

Biraz oyalandıktan sonra, hayatta kalma numarasına sıra geldiğinde, kahkaha atma isteğini oldukça zor zaptetti. Çünkü bu gece yaptığı numara hayatta kalma numarası olmayacaktı. Hayatta kalıyormuş gibi yapmaca oynuyordu, düşününce, ne kadar da zavallıcaydı..

İpin tam ortasında duruyordu şimdi. Garip bir şekilde sakindi. Kendini ilk defa herkesten üstün hissediyordu. Kendi kulaklarına bile yabancı gelen vahşi bir kahkaha attı, bir saniye sonra boşlukta süzülüyordu..

Seyircilerin çığlıkları, duyduğu son şey oldu. Daha önce defalarca planladığı gibi, ciriti tam karnına saplanacak şekilde tuttu ve yere çakıldı. Uzun ve sivri sopa, karnından girip sırtından çıkmıştı. Ve başarmıştı işte, ruhunu bedenine zımbalamış, parçaları birleştirmişti sonunda! Bir daha hiç ayrılmamacasına.. O bir bütündü artık. Ruhuyla bir bütün. İki yüzlü yaşamını geride bırakmıştı.

Şimdi ölüydü işte. Ölü bir adamdı. Huzura kavuşup sakinleşmiş ruhuyla bir bütün, ölü bir adam..

20091218

plath.

dying
is an art, like everything else.
i do it exceptionally well.

i do it so it feels like hell.
i do it so it feels real.
i guess you could say i've a call.

20091217

volants, still.

hala uçurtmalar'ı okuyorum ve kitaba her sayfada biraz daha aşık oluyorum. inanılmaz bi kitap. romain gary'nin yazdığı bütün kitapları edinip ölümüne okumak istiyorum. okumazsam yaşayamıyorum bu ara. gerçekten. hep böyle. canım alkol istiyor. dünkü vodka portakalın tadı hala dudaklarımda. zaten ondan beri pek bişey de yemedim. birazcık ıspanak o kadar. televizyondan lynyrd skynyrd sesleri yükseliyor. free bird. forrest gump varmış çünkü yarın.

if i leave here tomorrow. would you still remember me?

20091215

volants.

bunca zamandan sonra yeniden yalnız olmak gerçekten ilginç ve bir o kadar da garip bir duygu. bilmiyorum, sabahları kalkıyorum. okula gidiyorum yine. yemek yemeyi unuttuğum oluyor. zamanın çabuk geçmesi için elimden gelen her şeyi yapıyorum. laboratuvardan çıkmıyorum. elementleri karıştırıp, yakıp, patlatıp, söndürüp zihnime oyun oynuyorum. düşünmesine izin vermiyorum sanki.

ama düşünmeyerek yanlış şeyi yapıyorum. bunu dün geceki kabusumla çok daha iyi anladım. değişmeyen tek şey kabuslar sanırım, şiddeti biraz daha arttı. karabasan nedir ne değildir bilmiyorum ama, dün gece gördüğüm şeyle bir alakası olduğu yönünde kuvvetli şüphelere sahibim. sıçrayarak uyandım ve kendimi en güvenli sığınaklarımdan birinde, kitaplarımda buldum. 2'den 4 buçuğa kadar, kafamı kaldırmadan okudum.

romain gary'i her zaman sevmişimdir. tarzını, aşka, hayata bakışını, bilinmeyen benliği emile ajar'ı. herşeyini. ama les cerf - volants yani "uçurtmalar" gerçekten inanılmazdı. itiraf etmeliyim, ludo'nun herşeyi bana onu hatırlattı. gözlerini kör eden aşkı, kızın kötü yanlarını sürekli görmezden gelişi, onun yanında konuşamayışı ve ilişkideki yeri. her zaman sevmeyi daha iyi bilen taraftı. ("bazen sadece sevmek yetmez, sevmeyi öğretmek gerekir.")

bu yazıyı niye yazıyorum bilmiyorum, sadece rahatlamaya ihtiyacım var. ama devam ettiremeyeceğim sanırım.

"Ama sen, bir kimseyi ya da bir şeyi seversen, ona senin olan her şeyi, hatta sen olan her şeyi ver, gerisiyle uğraşma."

6 ay boyunca bunu, sadece bunu yaptın. ne var ki benim biraz beceriksiz ve fazlasıyla gerçekçi olduğumu bilmiyordun.

günaydın, iyi geceler..

20091201

school's out.

şu anda türevin işlendiği bir matematik dersi yaşanmakta. Arka sıralarda iki kişi bağırıyor. Biri hocanın taklidini yapıyor ve ben gerçekten sıkıntıdan patlamak üzereyim.

-1'e sağdan yaklaşıyormuşuz. Sapıkça. Yanımdaki ayşe kulin'in türkan isimli kitabını okuyor. Onun yanındaki ise deniz'in saçlarının çok temiz olduğunu vurguluyor. Üç sırayı birleştirdik ve sınıfın ortasında uzun bi sıra oluştu. Kimse türevi dinlemiyor. Semihim sınavda şu anda. Çıkşın çünkü sıkıldım.

Kesinlikle mutlak değerin içini sıfır yapan değer için her zaman türev vardır diyemeyiz. Yoktur da diyemeyiz.

Bi sağdan bi soldan yaklaşıyoruz.

İki şey söylemeliyim. Birinicisi, örnek bi sınıf değiliz ve ikincisi, matematik dersleri gerçekten çok sıkıcı.

20091127

P for Pluto.

hakkını yediler pluton.
gözümde her zaman gezegensin.

çiş.

bu aralar yaşamaktan hiç haz etmiyorum.

ha bi de, çişim var.

20091122

i k i y ü z.

ikiyüzüncü kayıt olmuş. bilmiyorum. ilk blog açışımda pek ümitli değildim aslında. tutarlı değilimdir, sıkılır bırakırım demiştim. ama bi şekilde devam etti işte. yazmayı seviyorum. yazmanın içimdeki nedensiz suçluluğu azalttığını biliyorum. ve buradaki bir sürü insanla bişeyler paylaşmak, bi şekilde onların hayatına dahil olmak ve onlarında benimkine dahil olmaları. bi odada gibi. aslında insanları hayatıma almayı sevmem. ne biliyim, bu farklı sanki. farklı mı, siktir git.

kendi kendimi çok uğraştırıyorum. neden bilmiyorum ama, tek zorluğum kendime benim. çok mutluyken kendini depresyona sokabilme yeteneği, geçmişi unutamama, kendime kıçımla gülsem bile hiç bi yere gitmeyen, neresinden tutsam elimde kalan "baba-kız" hikayesi. haftasonu anneyle kaçamak görüşmeler, başka birinin evindebi misafir olmak.

yoruluyorum. bunları yazmayı bile sevmiyorum, güçsüzlüğümü yüzüme vurmayı sevmem. ama bişeylerin değişeceğini bilmeye, buna inanmaya ihtiyacım var, zira şu anda tek bildiğim şey sürüklendiğim. öss olmasına seviniyorum bazen çünkü zamanın nasıl geçtiğini anlamamamı sağlıyor. bir şekilde tükeniyor, bitiyor. salona gidip yalan mutlu aile tablosu çizmek yerine odama kapanıp fizik problemleriyle boğuşmak daha kolay geliyor. yer çekimi kuvvetiyle başa çıkabilirim mesela, ama aile olamayan bi insan topluluğuyla asla.

kendimi bırakmayacağıma dair verdiğim sözler olmasa, ki söz vermekten nefret ederim, çok farklı olurdu. intihar edeceğimden değil hayır. tamam ölmek kolay. ölmek çok olay ama bırakmak istediğim hayat değil, sadece kendi yaşantım. bir sabah kalkıp çok farklı bir şekilde yaşamaya başlamak istiyorum. alıştığım o ölü sıradanlığın dışında. çantamı alıp bütün gün fotoğraf çekmek istiyorum, hiç bişey yapmak zorunda olmadan.

bu yüzden pes etmiyorum. kendi hayatımı kendi istediğim şekile getirmek bana düşüyor. en can sıkıcısı ne biliyor musunuz? yıllar sonra çok başarılı ve mutlu biri olduğumda, "hep çok mutlu bir çocuk oldun zaten.." diyecek olmaları.

o zaman ses tellerim kopana kadar gülerim. ama asla bilemeyecekler.

bana zaten bende olmayan hiç bişey vermediler. yaşıyorsam, kendi becerimdendir.

20091121

ran.

"Bir Üsküdar balkonunda guruba karşı demlenir gibi
bir akşamüstü, Laypzig'te, tramvay durağında
tadını çıkara çıkara, yudum yudum
kederleniyorum."

kötü haber. beni sever.

telefonum bozuldu ha. teknolojik aletlerin bana olan garezini anlayamıyorum.. iki telefon, üç mp3 çalar, bir bilgisayar sayemde bozuldu ve kimse inanmasa da, BEN HİÇ BİŞEY YAPMADIM ULAN.

20091115

catch.

light up, light up
as if you have a choice
even if you cannot hear my voice
i'll be right beside you dear

gereğinden fazla sakin bir şekilde oturuyorum. yapmam gereken çok şey var. yine melankolik şarkılarımı depoladım, biliyorum kendime zarardan başka bir şey değilim, ama seviyorum bunu yapmayı. but inside you know the truth, you know... i'm not like you

yağmur yağıyor olabilir. yağsa güzel olurdu.. sanırım sabaha kadar kitap okuyorum bugün. bir şeyler yapmalıyım. alerjim sinir bozmakta, tam gaz devam. bir şeyler başardıkça devamı gelmeyecek diye düşünerek mutsuz oluyorum, mutsuz ve huzursuz. bir şeyler başaramayıncaysa beceriksiz olduğumu düşünüyorum. ve yine mutsuz, huzursuz.

catch çalmakta, ama the cure versiyonu değil. bir tribute albümünde yer alan hoş bir devics versiyonu. albümün kapağı ayrı bir hoş. üşüyorum? ve ares, üzgünüm ama bugün beni delirtiyorsun.

senden tek istediğim bir shamrain şarkısıydı. bu dir türk filmi olsaydı, "köpeek!" diye bağırırdım. malesef değil.

20091112

Le petit Nicolas.


lö petiğt. :kalp:

20091107

carry on my wayward son.

Carry on my wayward son
There'll be peace when you are done
Lay your weary head to rest
Don't you cry no more


bildiğin sınıf çıktım dersanede.
bildiğin. oo yes gibi.

20091031

çizim kafası.

şu tepedeki header'ı ben çizdim. bu ara fotoğrafdan çok çizim yapmaktayım.
deneme oldum. ne hallerdeyim ben bile bilmiyorum.

20091030

rooney, onkırkdört.

I'm a terrible person
I'm a terrible person
I'm a terrible person
Cause I've made up my mind
I'm a terrible person

deli müzikler eşliğinde kendime yarım saatlik kadar bi tatil verdim. adeta kendimden geçiyorum. vücudumun her uzuvunun ayrı ayrı üşüdüğünü söylemek zorundayım. kucak hariç, lap top bugünler içindi...

it's gonna be a bad day come sunday..

20091028

headlights. yirmiüçonyedi.

yaşama isteği.
geri gel.

20091025

time. onbirsıfırdokuz.

"saatler ayarlandı, bir saat daha fazla uyumaks.. o bebeyim." şeklinde sevinirken, bi saat daha geç yatıp herşeyi bozan bir huzursuzum ben.

20091011

been dazed and confused. onbironbeş

metallica'nın dazed and confused coverını dinlerken gözüm ikide bir saatime kayıyor. onbironbeş. dersane yolları, saat tam onikisıfırsıfırda. (saatleri bitişik yazma hastalığım kontrol edilemez boyutlarda.)

please take me far, far away..

şimdiyse tuesday's gone, lynard skynard cover'ı. metallica bu işte gerçekten iyi, çok iyi.. blue öyster cult cover'ları, pek tabii bob seger ve işte lynard skynard. gerçi biraz deşerseniz, metallica'nın bildiğiniz bazı şarkıların aslında cover olduğunu görüp şaşırabilirsiniz. my baby's gooonee..

bu şarkı baya baya inanılmaz..

güne the cure'la başladım. normal değilim şu an.

20091009

hastalık, yirmiüçkırkbir.

ölüyorum hastalıktan. bi otu ıhlamur sanarak kaynatıp içtim.
sonuç, ot ıhlamur değilmiş.
sonuç, ben de hala hastayım.

duact ilk defa bi bokuma yaramadı. şaşkınlıklar içerisindeyim. tantum'a bile bana mısın demedim.
bağışıklık sistemim laçka olmuş durumda.

bambaşka hastalık kafalarındayım. çılgıncasına.

20091008

our time is running out. |ikibirbirbir.


zaman azalıyor ve ben test çözmedikçe huzursuz hissediyorum:
test çözdükçe de huzursuz hissediyorum.
hay sıçayım.

foto: deviantart

20091007

eiffel, yirmibirkırkbeş.


gördüğüm en orjinal eyfel kulesi fotoğrafısın. keşke ben çekseydim.

defter. yirmibirotuzsekiz.

defterlerimi kurcalarken, eğer önceden yanlış yazdıysam düzeltmeyi hiç sevmiyorum. çünkü her şeyin o andaki gibi kalmasını severim.
anılarımı değiştiriyormuşum gibi geliyor.

o yes gibi.

burada bi işler oluyor, yirmibirotuzbeş!

http://theballadofjayne.blogspot.com

hem de ne şeyler.

20091005

death or glory, just another story. | yirmiyirmialtı.

yirmi yirmi altı. pekiştirilmiş gibisin.
hiç bir şey yapmak istemiyor canım yine. the clash dinleyip şuursuzca, senkrone olmayan hareketlerle hafif hafif kafa sallıyorum.

death or glory, just another story!

yarın okulların tatil olmaması, bana hiç bir şey ifade etmiyor. zira sabah 10 gibi falan başlayacak olup akşam 7'de bitecek olan, kol gibi bir dersane-etüt programına sahibim. erken kalkıcam yine, çanta, testler..

neyse, en azından beşiktaş'tayken zaman hızlı geçiyor. şu topuklu-skinny kombinasyonunu deneyebilirim yarın. beynimi yaktığım belli oluyor değil mi ufak ufak.. yeşik yol filmi geldi aklıma böyle deyince. süngeri ıslatmayan puşt, mna koyim senin lan! ne etkilenmiştim o filmden..

sağ kulağımın üzerinden bir kara sinek pike yaptı. sivrisinekleri ne kadar seviyorsam, kara sinekten öyle bir şiddetle nefret ediyorum. küfredesim geliyor. sikiyim öyle sineği ben. mesela.

cranberries çalıyor nedense. clash'ten nasıl döndüyse? hay itunes gibi seni.. üstümde HAYVANİ boyutlara ulaşmış bir yorgunluk var. ve sürekli derslerden bahsetmek istemiyorum ancak, 19 test matematik ödevi evlat acısı gibi koydu.

i thoughed nothing could go wrong
but i was wrong
i was wrong

yarın kendi başıma yemek yicem. hiç sevmediğim bir iştir, şimdiden tasasına düştüm. (do you have to do you have to let it linger) baş ağrısı. hayır, apranax, sana gelene kadar daha çok yolum var.

kitap okuyamıyorum bu ara ve bu son derece sinirimi bozmakta.
en iyi arkadaşlarından biri sıkıntıdan kafayı yemiş, s- (neyse lan adından size ne.) isminde bir adamsa öğle tenefüsünü insanlara bakıp megadeeeeeet diye bağırarak geçirebiliyormuşsun. ya da almancacılardan kurabiye çalarak. eğer bunları yaptıktan sonra tenefüs ısrarla bitmeyi reddediyorsa okulun etrafında 27 tur atıyormuşsun. ama sonra sana çikolata ısmarlayabiliyor, o yüzden şikayet etme.

my mother, she hold meee.
my father, he
lied me.

dur lan, ben cranberries dinlemem ki normalde. deep purple açayım. don't make me happy. inanılmaz şarkısın.


20091004

eulogy, ondokuzoniki.

hiç bişey yapmak istemiyorum aslında şu anda. yazmak falan da istemiyorum ama yazıyorum nedense. uyumak istemiyorum, uyanmayı hiç istemiyorum. sanırım sorun varoluşta.

just tell me that is all you want..

bu sabah bavullu bi kız gördüm. bi saniyeliğine sadece. kırmızı gibi bi bavulu vardı. kocaman. gittiğini düşünüp özendim. sonra dönmüş de olabilir aslında diye düşündüm ve saçma bi sıkıntı kapladı içimi. Bu aralar aklım gitmekte. dönmek ilgimi çekmiyor hiç.

geçen sene kadıköy'e yürüyordum. büyük bi eylem vardı ve otobüsler çalışmıyordu. oldukça kalabalık bi grup olarak yürüyorduk. eylemin izleri heryerdeydi. yürürken duvarlara atılmış sloganlara baktım. isyanı kokladım. o kıpkırmızı harfler hala zihnimde. dünse ilk defa dikkat ettim oradan geçerken.
kırmızı harfler, iğrenç bir renkte boyayla kapatılmışlardı. hepsi. tek tek. devrimi boyamışlardı. ama harfler asiliklerini sürdürüyorlardı, o salak boyaya rağmen, soluk da olsa, kırmızıları seziliyordu hala. kafamda bin bir düşünce, öylece bakakaldım.. bu aralar istanbul'la garip duygular paylaşıyoruz.

bu aralar oldukça karışık yazıyorum. kafam da karışık ki zaten, düzgün düşünmeyi bilmiyorum ben. herşeyi aynı anda, deli bir hızla düşünüyorum.

alkol bazı insanlarda bunu engellermiş, bende daha da hızlandırdığını keşfettiğim günden beri, bunu engellemeye çalışma amacı güderek içmiyorum. battı balık yan gider havası hakim.

hellrider.
hellrider.

angel. onsekizyirmisekiz.

bazen yaşadığım hiç bi şeyi unutmamak sinirimi bozuyor. Öyle gereksiz bir özellik ki.

20091003

n o m o r e l i e s. onyediellisekiz.

bi kaç gündür yine iron maiden çılgınlığım başladı. sıradan bütün albümlerini dinliyorum ve bi kez daha söylüyorum ki, insan üstüsünüz.

çok moralim bozuk benim. dila'yla buluşacaktık bugün. o hasta oldu buluşamadık. hem onu göremedim diye mutsuzum, hem de o hasta diye. bi an önce iyileşmeli. bi an önce. bugün ot gibi gittim geldim dersaneye. bi kulaklık aldım. sonunda insan gibi müzik dinliyorum. bası 0 tizleri sonda olan kulaklığımdan kurtuldum.

vapurda denize bakarken, fotoğrafçı bi arkadaşımla karşılaştım. ve çok spontane bi biçimde, beni modeli yapmaya karar verdi. sanırım güzel iş yaptık, ben beğendim en azından.

no more lies. dinleyin bunu.

baş ağrısı, git başımdam.
g i t.

20090919

onbirkırkdört.

hey. gecenin geç saatlerine kadar uyanık kaldım. ve bu kitabı bitirdim sonunda. hayatımda okuduğum en ilginç kitaplardan biriydi ve baş kahraman kesinlikle değişikti. bana biraz kendimi hatırlattı. geçmişiyle bir derdi var adamın. ama öyle herkesin düşündüğü gibi değil. geçmişinde kalmak istiyor.


aklında sürekli, geçmişinde çok mutlu olduğu anılar var ve bunları özleyip duruyor. büyük anlar değil, babasının arabasını ilk gördüğü an, üniversitede döneminde; sırasında otururken pencereden bakışı ve yağan karı seyredişi, bunun gibi şeyler işte. küçük, önemsiz gibi görünen detaylar. bir hap var, bu hapı alıp istediği ana geri dönebiliyor. mem. geçmişini tekrar tekrar yaşıyor. sırasında oturup saatlerce kar tanelerinin düşüşünü izliyor. mutlu hisettiği anlara dönüyor..


bi yerde, bazı anılarımı çok özlediğimden bahseden bir yazı yazmıştım. benim de mem'im olsa, o anlara dönebilmeyi çok isterdim. mesela, annemle yaşadığımız dönemlere. benim evde yalnız kaldığım, onun için makarna yaptığım ve o işten geldiğinde beraber oturup yediğimiz o güne. ilkokula, saçma sapan bir oyun oynarken düşüp dizimi parçaladığım o ana. dizim kanarken yaşadığımın farkına varmıştım, şimdi pek sık olmuyor bu. ya da, annemin karnına. kökten çözüm.


kitap bittiğinde, tavana baktım ve elimde olmadan yaşamanın aslında ne kadar anlamsız olduğunu düşündüm. Win, yani baş karakter, otoyolun kenarında dikilip kendini yola atmaya karar verdiğinde, bunun şaşırtıcı derecede kolay olduğunu görmüştü. Bir adım daha - ve ölüsün! Öylece durdu, hipnotize olmuşcasına ve o adımı atsa neler olacağını düşündü. Tam adımı atıyordu ki, kurtarıldı. Bazen siz neden yaşamanız gerektiğini bilmeseniz de, bir sürü neden bulabilen bi insan çıkar ve tutar sizi. O anda kızabilirsiniz. Ama bence böyle birine sahip olduğumuz için şanslı olduğumuzu kabul etmeliyiz.


Böyle işte. Anıkolik bitti ve sıradaki kitap, Albert Camus'den. Bi kaç gün boyunca, zamanım varken iliklerime kadar okuma kararındayım. Okumak. Bu arada başka bi yazıda bahsedecektim bundan ama kitaplarla ilgili bi yazı olmuşken hazır, bunu da söyleyeyim. Cep kitabı şeklinde tabir edilen, yeni, ufaltılmış boyutlardaki o kitaplardan hiç hoşlanmadığımı söylemek zorundayım. Çünkü kitaplarla ilgili yapılan değişikliklerden hiç bir zaman hoşlanmadım. e-book, cep kitabı ve bunun gibi şeyler. her şey son hızla değişirken, kitaplar hiç değişmesin, hep aynı kalsın istiyorum. Bir yüzyıl sonra, insanların bizim şu anda elimizde tuttuğumuz kitapları birbirlerine anlatıp, bir zamanlar böyle böyle okunurmuş, inanabiliyor musunuz? demelerini ve sonra, artık kitap sayılan, ellerinde tuttukları çipleri enselerine yerleştirmelerini istemiyorum.


Dokunmayın kitaplarımıza. Değiştirmeyin.

20090915

yirmiüçellialtı.

blogger, üzüyorsun beni blogger.
bunu böyle bilesin.

20090913

yirmibirellibir.

bacaklarımın üşümesinden de anlaşılacağı üzere, evde boxerla gezdiğim o şen günler, o güzel günler sona erdi.

çok üzülüyorum.

yirmibirotuzdört~mimgeliverdi.

1. sizi ödüllendirene teşekkür edin.
~Howdy ho00, Gia.

2. sizi ödüllendirenin blog linkini yayınlayın.
http://yuruyenmerdiven.blogspot.com/

3. ödülün logosunu yayınlayın.














4. yedi yaratıcı bloggerı ödüllendirin.
nasıl da üşeniyorum bilsen.. aman tamam.

5.linkleeeer;

7. kendiniz hakkında yedi ilginç şey yazın.
  • bazen oje yerim.
  • bir sürü defter alır, sonra da onları kullanmaya kıyamam. sonra hepsini birden kullanmaya başlar, karışırım. günlük, çizim, ıvır ve de zıvır.
  • deviantart'a bağımlıyım sanırım.
  • okullar açılmasın diye boğaz köprüsünü ellerimin üzerinde yürüyerek geçebilirim. bu hareketi elbette ki yapacak kabiliyete sahip değilim. keşke olsam.
  • kelly green ve turkuaza ölürüm.
  • alışveriş yapmayı işime gelince severim, işime gelince sevmem.
  • heroes başlasın diye geçen her saniyeyi sayıyorum.

ondokuzoniki.

popmundo'yu sikeyim.
tamam mı?

oldu mu?

ondokuzsıfırdört.



2006, Almanya.

onyediotuzsekiz.

-aksi takdirde bağırsaklarını söker, güneşte kuruturum.


TNT, coştun yine..

20090911

yirmielliyedi.

And the first time ever I lay with you,
I felt your heart so close to mine.
And I know our joy would fill the earth,
And last till the end of time, my love.

yirmielliiki.

bi saattir falan, sadece johnny cash dinliyorum ve çok ayrı kafalardayım.

20090910

yirmiikisıfıriki.


Cause if I have to die tonight
I'd rather be with you
Cut the parachute before the dive
Baby don't you cry
You have to bring me down
We had some fun before we hit the ground

fotoğaf, benim.

20090909

sıfırdokuzsıfırdokuzikibindokuz. yirmiikielli.

bugün 09092009. Ve tam bir tek sayı aşığı olan benim için, inanılmaz güzel bir şey. o 2 biraz bozuyor. ama sadece biraz. olsun.

hayatımın değişmeye başladığını hissediyorum. daha mutluyum şu son günlerde. fotoğraf çekiyorum, yazıyorum. semih'e yazılar yazıyorum bir sürü, günün her dakikasında. onun okumak için öldüğü ama bi süre daha okuyamayacağı yazılar. sonra kendime de bir şeyler yazıyorum.

yağmur yağıyor hep. bunu seviyorum. sinestezimi tetikliyor ve hava hep güzel kokuyor. ayrıca ıslanmayı seviyorum.

evet.
hayatım her nasılsa daha da iyiye gidiyor.
aşk sanırım.

but of all these friends and lovers
there is no one compares with you
and these memories lose their meaning
when i think of love as something new

20090905

yirmibirellidokuz.


..

yirmibirkırk.


ah işte istediğim tam olarak buydu, biraz yağmur.
bugün de yağsaydı...

onikikırkaltı-şimdiyedi.

babam erken kalkıp bana acaip bi kahvaltı hazırladı bugün.
bana yemek hazırlayın, köleniz olıyım.
olmam da neyse. kendinizi bana bi öğün daha yemek hazırlarken bulursunuz.

semih'e duyuru: aynı performans senden de beklenmektedir. .bua

sıfırbironsekiz.

sen gidersin, denklem düşer, ben aşk olduğumu ağlarım
bir kelebek konduğu yerde bir mayın olduğunu anlar.
ben dünyaya karşı durmak ile meşhurum
olma. yokluğun bulunmama lacivert lavlar akıtır.

20090904

yirmiellidört.

yalnız bu sefer de beni yıkarsan, ne hale gelirim artık bilmiyorum bilmiyorum, baba.

o yüzden kendimi kaptırmamam en iyisi.

yirmiotuzdokuz.


sevdim bunu.

20090903

yirmiotuzbeş.

bizi bugün dersanede bi sınıfa kapattılar. önümüze matematik testi silsilesi yığdılar. bunu çözmeden de çıkmayın dediler. sınav gibi değildi. gayet serbesttik, hani dolanıp birlikte çözüyorduk, hocaya soruyorduk, geyik falan yapıyorduk bilmemne. ama bu iş 5 saat sürdü. ve son 15 dakikada biz şu haldeydik;

+...
-...
+ahauhauhuahskahsa
-ajkshdkjashdakjh

birbirimize bakıp bakıp gülüyorduk, tek kelime bile etmememize rağmen. sıyırmıştık yani. öyle böyle değil, yerlere yatıyorduk.

sabah 8:30'da girdiğin dersaneden akşam 17:30'da çıkarsan böyle olur işte.
süre dolduğunda ne yaptık söyliyim mi?

kitapları çantamıza bile koymadan, kucakladığımız gibi koşarak uzaklaştık.
ben bi de zafer çığlığı attım.

20090902

onbeşkırkyedi.

ayakkabılarını kapımın önünde görmeyi istiyorum
çünkü bu,
seni seviyorumun içine nal salmak demektir
ve hareketinin bana durduğunu akla uydurur.
oysa seni sevmem toplumu meşru kılar
ve gitmen beni dile indirger sevgilim.

20090831

yirmiikiyirmialtı.

sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.


burda keşfettim bunu. ne de güzel.

onyediondokuz.

bazı insanların kaybolmuşluklarını hissettikçe ağlamak istiyorum.

20090830

yirmiikisıfırdokuz.

nasıl sıkılıyorum nasıl. ve bunu göndermeden önce tam beş tane cümle yazdım.
sildim sonra.

why
she
had
to
go
i
don't
know.

she wouldn't say.

yesterda-a-a-ay.

onüçotuzdört.

geçmişi çok özlüyorum bu ara. Ama hani özlenecek bi geçmişim de yok ha. benim özlediğim belli dönemler, belli anılar var. Hepsini de belli şarkılarla hatırlıyorum. mesela, bir rem-everybody hurts dönemi vardır. dila ve benim yakınlaşmaya başladığımız ve ikimizin çeşitli sorunlarla boğuştuğu bir dönem. durup durup dinlerdik. o dönem çok açık bir gri.

sonra oasis dönemi var. oks'den önceki yazdı sanırım, hani şu japonya'daki dünya basketbol şampiyonasının olduğu yıl. o yaz oasis'le tanışmıştım ve sürekli stop crying your heart out ve don't look back in anger dinlerdim. champagne supernova'nın ne demek olduğunu düşünür ve "aaaaa vaç dı sıtorii mornin gıloriii" şeklinde bağırarak gezerdim evde. saman kağıdı rengindedir o yaz. biraz da sepya.

ve sonra almanya'ya gittiğim yaz var. dokuzuncu sınıfın yazı yani. önce kapadokya'ya gitmiştim. mutluydum, iyi bir de ilişkim vardı. o yaz kapadokya'dan dönünce almanya'ya gittim. ve aldatıldım. canıma okunmuştu. o 30 günün 20'sini ağlayarak geçirmiştim. işte o dönemi çok parlak renklerle hatırlarım. yanmış bir film gibi. parlak, ama çok keskindir ve net değildir. o kadar parlak gözlerimi yakar. ve şarkı olarak, alter bridge-in loving memory. sürekli onu dinlerdim.

aslında özlenecek anılar değil gördüğünüz gibi. ama hayatımı fotoğralarla dolu bir çekmece olarak düşünürsek, bu kareler çok belirgin kareler, dönüm noktalarının şahitleri gibi. şu anda hayatım çok sıradanmış gibi geliyor ve yeniden önemli bir şeylerin içinde olma hissini yaşamak istiyorum. o zamanlar o anların ne kadar önemli olduğunu bilmiyordum, ama şimdi bunu bilerek o anları tekrar yaşasam falan diye düşünüyorum sanırım. bilinçaltım tamamen işe yaramaz.

bir de yeni anılar var aslında.. izmir'e geçen gidişim mesela. turkuaz bir şeride sarılmış ince gümüş rengi iplikler şeklinde hatırlayacağım. ve say hello to heaven ile. ve bitti işte, o anılar da hiç geri gelmeyecek.

hayat sürekli devam ediyor ve ben yolumu bulmaya çalışmaktan sıkıldım.

20090829

onsekizyirmidört.

buz mavisi bi akşam üstü geçirmeyi, yağmuru dilimde hissetmeyi ve salakça gülüp ne kadar tatlıymış demeyi, o an farkında olmamayı ama bunun yirmi yıl sonra dönüp baktığımda hala hatırlayacağım anılardan olmasını istiyorum.

i me mine. mim.

Güzide bir Beatles şarkısı eşliğinde, başlıyorum. Konusu içimdeki ben imiş. Hadi bakalım.

İnsan sever Queen: Ben insanları çok seviyorum aslında. Beni aksi ve çekilmez biri olanlar buna inanmak istemezler. Ama ben çok düşünürüm, gereğinden fazla. Çevremdeki bütün insanları severim aslında. Kötü yönlerini de. Onları oldukları kişi yapan nedenleri düşünürüm ve kötü huylarının nedenini bulurum bu şekilde mesela. Bu ruh halindeyken kimseyi suçlamam.


Huysuz Queen: Ah işte bu tarafımla tanışmayı pek istemezsiniz. Bir şeylere kızdığımda çekilmez olurum. Ve yukarıda anlattığım Ceren'den çok farklı olarak, kimseyi terslemekten çekinmem. Dünyanın en aksi insanı olabilirim. Ve insanlar yaka silker benden. Bir başka huysuzluk anı, sabah. Eğer beni uyandırırsanız, huysuz queen'le hiç de hoş olmayan bir tanışma yaşarsınız.. Ah bir de ben çizim yaparken rahatsız ederseniz. Evet.

Güzin Abla Queen: Çevremdeki herkesin sırlarını taşırım. Yeni tanıştığım insanlar bile bana sırlarını vermekten çekinmezler ve kendi dertlerime çare bulmasam da, aynı anda beş kişinin psikologluğunu yapabilirim. Yani tam dert ortağıyım sanırım, omzumda ağlayabilirsiniz efendim.

Sanatçı Queen: Yeni bi şeyler çizmeyi düşünürken ya da elimde fotoğraf makinası varken büründüğüm haldir. Genelde gözüm hiç bir şeyi görmez. Konsantrasyonum bozulursa hırçınlaşabilirim ve hep birlikte ikinci adıma döneriz, huysuz kraliçe'ye. Eh, bunu istemeyiz elbette.

Kriz Queen: Bazen kendimi suçlarım. Aralıksız, her şeyde. Ve böyle anlarda sinir krizi geçiririm genelde. Öfkemi, kendi üzerimden kusarım. Daha sonra aslında gerçekten sahip olduğum tek şeyin kendim olduğunu algılar ve sakinleşirim. Böyle durumlarda yaptıkları için babama saldırdığım da olur. Malesef ki çok zor sakinleşirim ve gözüm bir şeyi görmez.

Melankolik Queen: Evet, ipoda o mutsuz şarkıların hepsini bu tarafım atıyor. Melankoliden zevk alan, Manic Street Preachers'ın happy being sad mottosunu benimsemiş bir yanım var ve bana gerçekten zorluk çıkartıyor.

Çıldırmış Queen: Genelde bu yan beni ele geçirmiştir. Aklıma geleni söylerim, sonuçlarını düşünmem. Hey, çıldırmış, sana söylüyorum. Bir şeyi beğenmediğimizde "biliyor musun iğrenç görünüyorsun!" diyoruz ya senin yüzünden, arkadaşsız kaldık farkında mısın? Neyse, biz böyle de iyiyiz haklısın.

Aptal Queen: Her seferinde güvenen ve her seferinde kazık yiyen bi salak bu. İnsan sever'in etkisinde kalıyor biliyorum. İnsanların değişebileceğine inanıyor. Sürekli yarı yolda bırakıyor bizi ve çıldırmış'la hiç iyi geçinemiyorlar. Ama kazıkları yediğimizde melankolik queen ağzımıza sıçarken de hiç ortalarda görünmüyor kendisi, kınıyorum.

Mother Queen: Anne. İflah olmaz bi anne. Kendi anneme annelik yapıyor olmamdan dolayı oldukça geliştirdi kendini bak. Her şeyle başa çıkabilecek güçte. Her şeyle ilgilenebilir, sorunları çözebilir, şefkat doludur. Bilemedin, kendisine karşı değil.

sıkıldım queen: bu yazıyı bitirmeme neden olan kraliçedir. obey the queen.

öptük hepinizi.


Angelica'ya teşekkürler.

20090828

yirmibiryirmiüç.

Bu bi geçmiş olsun yazısıdır.
Günlerdir "ay hastayım Meliiih, kolum morardı Melih, ölüyorum galiba ya.." şeklinde başını şişire şişire, onu da hasta ettim.

kendisine dilediği kadar başımı şişirebileceğini iletir, hasta hasta öperim.
geçmiş olsun kontum!

20090826

sıfırikiyirmibeş.

oha.
az önce kendime baktım ve..
ŞOK OLDUM.
serum izleri diye mızıklanıyordum, ama hiç birşey görmemişim henüz.
ben bembeyaz bi tene sahibim, hele hastalıktan sonra.
üstüne damarlarımın belli olduğunu düşünün.
Parmak uçlarıma kadar hepsinin. mosmor. lacivert. Tam kolumun ortası, serum takılan yer siyah. beyaz tenlilerde olurmuş.

Kan değil mürekkep dolaşıyor ve sanırım ben şeffafım. Anam, korku filminden çıkıp geldim de.

vay anasını.

20090824

yirmiüçonbir.

ben bu gün 17'yi bitirdim.

toplam onyedi yıldır ölmüyorum ha.

20090823

dandik capon filmleri rocks.

dün gecenin bi yarısı, annemin "hadi film varmış izleyelim" yalvarışına karşı koyamayıp salona konuşlandım. hastalıktan dolayı zaten sürekli yatasım var, o sebeple hadi, dedim. izleyelim bakalım.

fakat film daha ilk sahneden BEN BÜTÜN KORKU FİLMİ KLİŞELERİNİ İÇERİYORUM şeklinde bağırıyordu. karanlık yol, arabada tercihen yeni evli ve sürekli sevişen bir çift, bu yoldaki tek arabanın bu çifte ait olması, çiftin kaybolması, haritaya bakarken yolun ortasında bir şeyin (tercihen gecelikli, siyah ve uzun saçlı bi japon kadını) belirmesi, ona çarpmamak için kaza yapmak.

Evet, film aynen böyle başladı. pek sevgili japon hayaletimiz yolun ortasında duruyordu, geceliği dalgalanıyordu. Çiftimiz kendine geldiğinde kız gitmişti elbette ve kimse kadının o kızı gördüğüne inanmıyordu, kendi kocası bile. Dakikalarca "SANA GÖRDÜM DİYORUM DEYVİD LANET OLSUN." haykırışlarına katlandıktan sonra işler tatlıya bağlandı ve çiftimiz ebesininamında bi dağa tatil yapmaya gittiler. Tabi ki japonumuz aynalardan yansıyor, kapı aralarından beliriyor, saniyelik gerilimler veriyordu. Çift oynaşa sevişe, tatili geçirirken sürekli fotoğraf çekiyordu.

Olay şu, adam japonyada iş bulmuş karısını da almış japonya'ya gidecek. En sonunda işte japonyadaki evlerine yerleşiyorlar ve fotoğrafları banyo ediyorlar. Görülüyor ki, beyaz bi ışık bütün fotoğrafları bozmuş. Enee makina bozuldu heralde diyip umursamıyorlar. Ya çok üşendim devamını anlatmaya. Bu hayalet kız hepsinin canına okuyo tamam mı. Çiftin iki arkadaşı ölüyo. Kadın sürekli hayalet tarafından rahatsız ediliyo. Adam da.

Sonra anlıyoruz ki hayalet, adamın terkettiği eski sevgilisiymiş. ADam terkedince intihar etmiş falan. Kadının cesedini bulup yakıyolar ve new york'a dönüyolar. Ama sonra tekrar anlaşılıyo ki, adamın ölen o iki arkadaşı ve adam, bu kadına tecavüz etmişler o yüzden kadın bunları kovalıyomuş falan. Sonra işte çift ayrılıyo, kadın hayvansın rıza diyerek adamı terkediyo. Hayalet adamın peşini bırakmıyo. Adam intihar etse de ölemiyo.

Ve hayalet sürekli adamın omzunda oturuyo. Adam da omzunda bi hayaletle akıl hastanesine kapatılıyo.

Yaa, ne filmler var.

onikisıfırüç.

birilerinin sizi umursadığını bilmek ne güzel bir duygudur öyle.

20090822

onsekizotuz.

ben bugün biraz boğazım ağrıyor diye doktora gittim.
ve kendimi kolumda serumla acil serviste yatarken buldum. hayat ne garip ha.

20090819

yirmiikiotuzyedi.

APARTMANDA BÜYÜDÜM BEEEEEN.



kalbim buna dayanmaz.

artıonsekiz.

drunk.:
dün otobüste bi adam ereksiyon oldu.
çok acı çekti.
anemic royalty:
sauhahuahu
drunk.:
gözlemledim.
anemic royalty:
ne gördü aceba
sen de adamın çükünü mü izliyosun
drunk.:
uzaktaydı ama.
ahuahuah çok komikti ama.
bi buhran anı
anemic royalty:
ahuahua sus be
drunk.:
indi sonra
anemic royalty:
inişini bile izlemiş ya
drunk.:
adam otobüsten indi yani ahuahauah
anemic royalty:
ha
drunk.:
ahuahau

20090817

sıfırüçsıfırbeş.















özlemek.

sıfırbirotuzdört.

tell me when the kiss of love becomes a lie
that bears the scar of sin too deep to hide behind this fear
of running unto you
please let there be light

in a darkened room

20090810

onyediotuziki.

dün ilk defa birine içimi döktüm.
dün ilk defa biriyle ağlayarak ve konuşarak sabahladım.
dün uyuduğumuzda sabah altıya geliyordu.

20090808

onsekizon.

sanırım büyüdüm ben.

20090806

yirmiikiotuziki.


XYZ'nin just a friend adlı şarkısına ölüyorum. Öyle bi derdim yok, sözlerdeki gibi, ama ölüyorum yine de. Yarın evimize misafir gelecek bizim. 10 kişi gelecek. 2 tane de bebek. Odamı büyük bi centilmen gibi paylaşıyorum. Daha doğrusu bebekli ailelerden birine bağışlayıp çatı katına soteleniyorum.

Ama tabi bebek denince alarma geçtim. Odamda ne kadar riskli eşya var hepsini yüksek raflara kaldırdım. Ne tehlikeli şeyler çıktı var ya, toplarken dedim yuh. Bi tane makas, bi tane dikiş iğnesi, okulun laboratuvarından yürüttüğüm bi jilet, bi boş cin şişesi, aseton kutusu, bazen kalem açmak için kullandığım maket bıçağı ve daha niceleri. Hayır ben de dikkatli bi insan değilim ki, nasıl hayatta kaldım bugüne kadar şaşırdım görünce. Ha bi de yemesin diye japon yapıştırıcısını kaldırdım. Kitaplığa büyük Galatasaray bayrağımı örttüm ki ardındaki dağınıklık görünmesin.

Odayı toplıyım derken bütün kıyafetlerimi de dolaptan çıkartıp yere fırlattım. 4 raf. Bi de askılık tabi. Bütün grup tişörtlerini bi yere koydum. Annemle yeni aldığımız daha insani kıyafetleri bi yere koydum. Bi yere de pantolonları.

Ve geri kalan ne varsa attım. Şaka yapmıyorum, yığınla kıyafet attım. Vercez onları birine. Bu aralar bi hal var bende, her şeyi atıyorum, her şeyi siliyorum. 200 kişi sildim msn'imden dün. 234 mü neydi. Deep Purple çalıyor yine. Fools.

Bu ara hayat çok yorucu. Geç yatıp erken kalkmaca. Mesela 9'da kalktım bugün. Banyoya girdim. Köpeklerimi besledim. Ders çalıştım sonra. Ha arada bi bardak süt içtim. Kendine dikkat eden bilinçli bi insan gibi kalkıp banyoya girdim erkenden. Hiç bana göre haller değil bunlar. Haz etmiyorum. Bi daha da yapmam. Ama şimdi banyo ne güzel olurdu ha, sıcak zaten.

Kıyafetleri düzenlerken hüzünlendim. Kış geliyo kazulet gibi kalın kalın şeyler çıkacak yine meydana. Meymenetsiz. Kazak. Saçların elektriklenmesi hali. Bokum gibi.

Dün değil önceki gün annemle alışverişe gittim ben. Dün müydü yoksa? Yok yok önceki gündü Kıyafet falan aldım. Hayatımda ilk defa bi kıyafetin etiketini sevdim yalnız.

all the lonely people
where do they all come from

all the lonely people
where do they all belong.


peki ya yediğim mantarlı makarnanın tadının damağımda kalması?

sıfırsıfırsfırıyedi.

ajan moskito kuyin.


bu anı kaçıramazdım.

20090805

Deep Purple.


Deep Purple dinledikçe aklıma konser gecesi geliyor. Hakettiği kadar da yazamadım ben o gece hakkında, kendime gelince yazarım diyordum. Anca geldim, ahaha.. Sometimes I Feel Like Screaming'i dinlerken yeniden aşka geldim ve dedim, hadi yaz artık.

Bu konsere gitmem tamamen sürpriz oldu benim. Yani aslında, tarih belli olduğundan ve biletler satışa çıktığından beri gitmek istiyordum, annemin başının etini yemiştim ve "tamam ben bileti ayarlarım" demişti o da bana. Ve ben temmuz ayına kadar, oley lan Deep Purple konserine gidicem resmen şeklinde mutlu ve huzurlu bir yaşam sürdüm. Derken uğursuz bir gece, annemin telefonuyla bütün sinirlerim bozuldu. Biletler ayarlayacağı arkadaşı son anda yan çizmişti, o arada da bilet fiyatları fırlamıştı, yani avantajlı dönem çoktan bitmişti.

Annem, "neyse bakıcaz artık bişeyler" diyordu falan ama, zaman da hızla ilerliyordu. 18 temmuz oldu, annem hala bakıcaz diyodu. Asıl problem gidecek kimsenin olmamasıydı. O biletleri ayarlayabilseydik annemle birlikte girerdik, ama şimdi para verip de ancak bi tane bilet alabilirdik. "Bul birini, ben alırım bileti o zaman." dedi. Ve inanılmaz ama, birlikte gidecek bi tane insan evladı bulamadım. Şehir sınırları içerisinde, bu potansiyele sahip herkes unirock peşindeydi. Dila da ayarlayamadı, kaldım mı dımdızlak.

Bilet de alabirim, bu sefer kendi yüzümden gidemiyor durumuna düştüm. Yani sorun bendeydi birini bulamamıştım, yoksa annem elinden geleni yapmıştı. Tek giderim lan nolcak yaa diye anneme uyguladığım baskılar sonuç vermedi. Böyle bombok geçen günlerin ardından, 19 Temmuz Pazar gününe ulaştık.

Konser ertesi gün, hala benim hiç bişeyim belli değil, sinir olmuşum oturuyorum. Annem aradı ve, "hadi biletini alalım ben gidebileceğin birini buldum." dediğinde, kalp atışlarım Steve Morse'un kulağına kadar gitmiştir, eminim.

Biletleri aldık ve ben, son anda, DEEP PURPLE KONSERİNE GİDİYOR oldum. Şimdi böyle son günde hallolunca, idrak edemedim haliyle. Oldukça sakin vaziyette dolanıyordum ortalarda. Ertesi gün oldu, evden çıktım, hala konsere gideceğimin farkında değildim. Ama ne zaman ki kuruçeşme'ye girdim, ne zaman ki koluma sahne önüne geçmemi sağlayan o kutsal lacivert bileklikleri taktılar, ben dedim OHA KONSERDEYİM. Elimde bi bardak bira vardı, AC/DC çalıyordu ve ben Deep Purple konseri için bekleşiyordum.

Ortam mükemmeldi. Sahne önü kalabalık değildi. Hele Metallica'da elli bin kişiyle, düşecek yer olmadan tepinen biri için, hiç kalabalık değildi. Kendilerini riske atmak istemeyen, gerçek Deep Purple nesli sahiplenmişti önü. Never Too Old To Rock tişörtlü amcadan, torunuyla konseri izlemeye gelmiş teyzeye kadar, coşkulu bi kalabalıktık ve geri kalan izleyiciler, sahne önündeki dedelerimiz yaşındaki kalabalığa saygıyla bakıyorlardı. Genç yaşında bu grubun arasında kalmış bi kaç kişiden biri olan ben, direkt sırıtıyordum orda.

Grubu beklerken, sahneye en az Deep Purple kadar yaşlı elemanlar çıktı ve soundchecke giriştiler. Çok güldük, elemanları da onlar gibi diye.. Kimbilir birlikte kaç yıl çalışmışlardır. Derken grup çıktı. İddiasızca, herhangi bir şova ihtiyaçları da yok zaten, bir anda çıkıp çalmaya başladılar. Heyecanım ve idrakım o anda tavan yaptı işte. Gelmiştim, buradaydım ve notaları kanımda hissedebiliyordum.

Konser genel olarak çok iyiydi, grup yaşına göre, mükemmeldi. Sorun seyircideydi aslında, Smoke on The Water kalabalığı hakimdi. Şarkıların çoğunu tanımıyorlardı. Hani konsere geliyorsun, insan merak etmez mi kim bu adamlar, nasıl şarkıları var diye..

Işıkçılar çok iyiydi. Bilmiyorum, buna dikkat eden tek cins ben miyim? Smoke on The Water'da,

Smoooke on the waaaateeeer
Fire in the sky!


Işık düzeni aynen bu şekildeydi ve ben renklere mi dikkat edeyim, şarkıya mı bilemedim.. Bi de.. Söylemeden geçemiycem, STEVE MORSE İNSAN ÜSTÜYDÜ. Bütün konser boyunca, sağda durdu. Yani önümde. Tam önümde. Tam bir fangirl potansiyeliyle,

"STEEEEEAAAAAAAAAAYYYV!" şeklinde çığlıklar attım, kendimi - bi şekilde - duyurmayı başardım. İki-üç saniye gibi kısa bir süreliğine bana baktığında öpücük gönderdim, gitarını eğerek o mükemmel gülümsemelerinden birini yolladı.

Böyle işte, mükemmel bi gündü, hala etkisinden kurtulabilmiş değildim.

ps: Baba, istediğin kadar dalga geç, yaşı umrumda değil.

onyediotuzdört.

can sıkıntısı ne fena bir şey ya.


bak mesela şu yukarıdaki ilk cümleyi beş dakika önce kadar yazdım. o kadar sıkkınım ki devamını getiremiyorum. öf.

onbiron.

dün gece rüyamda, annemin tüm ailesinin şu anda babam ve sevgilisiyle yaşadığım eve geldiklerini, ve babamın sevgilisine kötü davrandıklarını gördüm.

yapmayın lan. seviyorum ben o kadını.

sıfırsıfıronüç.

eveet.
bu yazı sevgili abim Emir'e. Tanışalı neredeyse 4 yıl olacak. Ve bu dört yıl içerisinde, hayatımda oluşuyla hep güven verdi bana. Çünkü o hep ordaydı, ne olursa olsun hiç düşmedi, hep ayaktaydı. Hayatımda çok şey değişti, çok insan geldi, aynı hızla da gittiler. Ama o hep oradaydı, her zamanki gibi.

Neden bilmiyorum, ama bu bana bi güven veriyor. Onun hep, ne yaparsam yapayım yanımda olacağından eminim bi şekilde. Ve şimdiye kadar da beni hiç yanıltmadı. Metallica konserinde "ABİEEEEAAAH!" diye bağırarak üstüne atladığımı o anı hala tüm netliğiyle hatırlıyorum.

Bana attığın güzel şarkılar, öğrettiğin şeyler ve birlikte yaptığımız müzik sohbetleri için sana teşekkür ediyorum! İyi ki doğdun abi!

Seni seviyorum.

ps: asla trip çekmemeyi de senden öğrendim, ki oldukça değerli bir bilgiydi. :W

sıfırsıfırsıfırdokuz

Accept, Dokken, Tesla, Steelheart, Hardline, XXY, Twisted Sister,

şu iki gündür hayatımı ele geçirdiniz.

20090803

yirmiüçkırksekiz.

az önce bi sivrisineğin beni ısırmasına izin verdim. pişman değilim.

onbeşsıfırdört.

bazen bi anda bişeylerin farkına varıyorum. bi anda. ve o anlar hiç iyi anlar değil.

20090802

onbeşsıfırdokuzderkenonoldu.

Az önce, bunun hayatımda bi dönüm noktası sayılabileceğini farkettim. Büyümekle hala çocuk olmak arasında bi yer vardır ya, işte tam olarak oradayım şu anda. İlkokul, lise gibi bir şeylere bağlı olarak geçirdiğim son yaz bu. Yasal olarak aileme bağlı olarak geçirdiğim de son yaz ayrıca. Bundan sonra, bir şeyler başlayacak gibi geliyor. Seneye, bu zamanlarda okul telaşında olacağım evet. Ondan sonraki yaz, üniversitede ilk senenin bitimi..

Sonra, iş hayatı. Hayat işte. Bildiğin. Hiç bu kadar yakın görünmemişti gözüme, hiç bu kadar dibimde durmamıştı. Mesela, annemle aramdaki farklar her sene biraz daha azalıyor. Bi kaç yıl sonra, çalışan annenin çalışan kızı olacağım. Belki sonra, annesinin düğününde onun kızından çok arkadaşı olarak bulunan genç bi kadın. Bilmiyorum, hayatın derdine düştüm. Bu kadar yakında olması, 18 and life, you got it.

Çoktan o hayata atlayanların, "kıza bak yaa, bi bok sanıyor büyümeyi" dediğinden eminim. Ama ben de güzel bir şeyler beklemiyorum ki zaten. Büyüyeceğim, ah hayat mükemmel olacak gibi umutlarım yok. Zor ve bıktırıcı olacağını biliyorum. Derdim de bu ya zaten, olay çocukluğun monotonluğundan sıyrılıp yetişkinliğin monotonluğuna girmek.

Okul-ev ikilemi, iş-ev olarak değişecek. Tabi bir süre sonra, faturalar, onlar bunlar.. Maddiyat. Daha önce hiç düşünmek zorunda olmadığım şeyler. Ev idaresi. Şu. Bu. Bağımsızlık delisi ben, "ayrı eve çıkacam ulaaan" şeklinde tepinip, kıçımın üstüne oturucam sanırım ayrı eve çıkınca. Ah bi de şu 'yaparım ki' içgüdüm olmasa. İçimde biri var, öyle güveniyor ki kendine, hayatın ağzına sıçmış bir bilgeyim sanırsın.

Ama bunun nedeni 7 yaşımdan beri evde yalnız yaşıyor olmam sanırım. Eve gelir, yemeğimi ısıtır ve yerdim önce. Bütün eşyalarımı salona yayıp akşam yediye kadar annemi beklerdim. Diyafondan, kim oo diye sorduğumda, benim diyen sesini duyduğum anda bütün eşyaları kaptığım gibi odama fırlatır, yüzümde melek bir ifadeyle kapıyı açardım yorgunluktan ölmüş anneme.

Özetle, hayat çok yakından hissettiriyor kendini ve dershanem başlamak üzere. The Cure'un, Last Day Of Summer'ını dinlemenin de yarattığı etkiyle, hafif panik kokan bir yazı oldu bu. Asit yeşili.

şarkılarlacevapvermecemimi.

Eveeet, Angelica beni mimledi. Genelde bu işi çok saçma bulurdum, ama bu işe bayıldım. Çünkü bir artist seçip, cevapları onun şarkılarına göre veriyorsun. Bu iş için, Beatles güzel olurdu diye düşündüm ve yazmaya başladım!

Pick your Artist: The Beatles.

Male or female?: Girl.

Describe yourself: I am the Walrus.

How do you feel: I Feel Fine.

Describe where you currently live: Yellow Submarine

If you could go anywhere, where would you go: Octopus's Garden

Your favorite form of transportation: Free As A Bird.

Your best friend is: Michelle

What's the weather like: Getting Better.

Favorite time of day: A Hard Day's Night.

If your life was a TV show, what would it be called: Strawberry Fields Forever.

What is life to you: A Day In The Life.

Your fear: Eleanor Rigby XD

What is the best advice you have to give: All You Need Is Love.

Thought for the Day: Can't Buy Me Love.

How I would like to die: Help! ( :D )

My soul's present condition: Ob-La-Di! Ob-La-Da! (aahaha)

My motto: All You Need Is Love.


Supidoo, Arch. Mimi yediniz bebeğim.

20090801

yirmiüçelli.

gece gece wonderwall'u aklıma düşüren sevgili kontuma, selam ederim.

dj. ahaha.

onüçellialtı.

aaaanyaaa. spirit of freedom.
yine gök gürlüyor. yine köpeğim yusuflarda ve içeri aldım onu. bense perişan durumdayım. kaamı kaldıracak halim yok. deli gibi geç yattım. aslına bakılırsa, geç değil o, erken. 4 buçuk artık geçe değil, bir sonraki günün erkenine giriyor.
deep purple çalıyor, evde kimse yok, garip bir huzur dışında. babam bugün geç saatlere kadar çalışıyormuş. gel de sevinme.
izmir'e 10 gün kaldı. korkuyorum aslında, döndükten sonra bekleyecek bir şeyim kalmayacak çünkü. aah. böyle düşünmemeliyim. sürekli kendimi yoketmeye programlandığımı söylemişti bir arkadaşım. haklı.
babamsa bardağın boş tarafını gördüğümü. kıçına sok demek istedim, diyemedim.

babama demek isteyip de diyemediklerimi içeren bir blog açsam, yarısı küfür yarısı isyan dolu bir şey çıkar ortaya. vandalism.

yine karasinek doldu etraf. hay sikeyim. yağmur yağarsa dışarı çıkıp ıslanma planım var. ama plan yaptım ya, yağmaz şimdi it. İT.

farkettim ki akşama kadar söylene söylene yazabilirim böyle. dila HERZEVEKİLİ(tık!) dürtüklüyor, oldukça güzel oluyor. herzevekil fields forever. bense sabahtan beri pixies dinliyorum.

is she weird
is she white
is she promised to the night!


the who'ya geçtim.

m y l o v e i s v e n g e a n c e
thatsneverfree.

20090731

yirmiüçoniki.

gök gürültüsünden korktuğu için en genç köpeğim, Casper'ı içeri aldım. şu anda sehpanın altında, patileriyle yüzünü saklamış durumda. her sesle de yerindenn sıçrıyor. seni seviyorum sersem köpek.

hey.

must be. a devil. between us.

yirmibirelliiki.

love conquers all.

onsekizellibir.

bugün iki defa yağmur yağdı buraya. biri, iki yazı önce anlattığımdı. sonra, tamamen aynı şekilde bi kez daha yağdı. birden başladı, beş dakika kadar sürdü.

ama çok ilginçti. çünkü gökyüzü masmavi ve bulutlar da bembeyazdı. yağmur bulutu denilen oluşum yoktu. ve öyle bi görüntü oluşmuştu ki, hani şu gif.'ler vardır ya, normal bir fotoğrafa yağmur efekti eklersin. işte aynı onun gibi görünüyordu. ve ben yağmurun sınırlarını merak ettim.

yeterince yukardan bakarsak, sadece belli bi bölgeye yağdını görebiliriz çok rahat. peki ya tam yağmurun bittiği noktada olsam? kollarımı açsam, bi yarım ıslansa bi yarım ıslanmasa. fıskiyeden kaçmak gibi yağmurun içine koşsam sonra tekrar dışarı kaçsam. oha, yağmursuz bölgeye sotelenip yağmurun fotoğrafını bile çekerdim. m ü k e m m e l olurdu.

bunu çok istiyorum ya.

bulucam lan yağmurun sınırını.


ps: sonra da gökkuşağının altından geçerim.

onsekizotuzsekiz.

girl.

dı dım dım dım.

onyediyirmibeş.


Sebebimsin.
On beş dakikadır üzerime konan her sineği pert ettim. Tanrım.
Ne kadar huzurluyum.
Ne kadar şenim!

c a n ı m a d e ğ s i n.


not: bunlar kara sinek. Mosquito'lara her zaman saygım var.

onbeşonüç

Bugün çok garip bi şekilde uyandım ben.

Bazen, gereğinden de erken uyanırım. Sekiz dokuz gibi. Ama yataktan kalkamam ve sağa sola dönerek uyuma savaşı veririm. Bu savaş o kadar şiddetli olur ve ben o kadar çok dönerim ki en sonunda midem bulanır. Ve uyanmak zorunda kalırım. Canım kahvaltı bile etmek istemez. Ve günüm piç olur.

Bugün de aynı şey oldu, hemen hemen. Yine dokuz civarında, telefon sesiyle uyandım. Ve bunun uykumun sonu olduğunu kabul etmek istemeyerek uyumaya devam ettim. İki saat kadar dönerek, yastıklara sarılarak, örtüye dolanarak ve bazen de yastıklara tekme atarak direndim. Sonra, dışarıdan CEREEEEEEEEAAAAAEEN UYANDIN MIIIIIAAA çığlığını duydum.

Hay mna koyim diye homurdandım. Şimdi uyandım işte. Zaten midem de bulanıyordu, hem de felaket derecede. Perdelerim kapalıydı ve oda kapkaranlıktı. Derken manyak gibi bir ses geldi dışarıdan. Önce kamyon geçiyor sandım. Ses kesilmeyince acaip bi umutla pencereye fırladım, perdeleri hoyratça savurdum. Evet YAĞMUR YAĞIYORDU! Bi anda başlamıştı, gökyüzü delinmiş gibi.

Ve yazın ortasında, ben, yağmurluk giyerek dışarı fırladım. Köpekleri yedirmem gerekiyodu çünkü. Aslında ıslanmak için ölüyordum ama altımdaki son temiz boxer'ımdı ve tişörtümden de memnundum, hiç kıyafet değiştirme modumda değildim. Ama saçım bayaa ıslandı. Mükemmeldi.

Eşşek kadar olan, ancak kendini fino sanan köpeğim Paşa üstüme atlayarak ikimizi de düşürmeseydi, ve hiç aldırmadan etrafıma dökülen mamaları yemeye devam etmeseydi çok daha iyi olacaktı tabi. Üstelik düştüğüm için o kadar mutlu oldu ki, mamaların yanında yüzümü de şöyle bir yalamaya yeltendi. Zamanında kaçtım.

Ama kafamı kafesin demirlerine geçirmesem, canhıraş çığlığımla demirciyi donuna sıçırtmazdım.

Tam bi kaostu yani.

Şimdiyse, varoluşunu siktiğim tam 7 sinek, evet 7, beni delirtmeye and içtiler. Lap Top'la dalıcam kendilerine.

siktirin gidin LAAAAAN!

20090730

yirmiikikırkiki.

çok yoruldum ben be. bilmiyorum, bu gün kayda değer hiç bir şey yapmadım. ama yorgunum işte. çok yorgun. ben zaten bu aralar uyuduğumdan da bişey anlamıyorum. hani uyuyorum uyuyorum, uyandığımda yine yorgunum. uyku neden dinlendiremiyor beni? başka bi oluşuma mı ihtiyacım var, nedir? yaptığım hiç bişey de öyle uçmalı koşmalı değil ha. dersi yatakta çalışıyorum zaten, yata yata. e şu anda lap top kucağımda, bacaklarımı sehpaya uzattım, yine yatıyor gibiyim. E LAN NİYE YORGUNUM BEN NEDEN?

tamam, az uyuyor olabilirim. ama bütün gün yatarak bu eksiği tamamlıyorum bence. uyuyarak dinlenmeyi özledim. ve farkettim ki, yaklaşık bi yıldır doyasıya uyuyamıyorum ben. Oha. hafta içi okul var, 6'da kalkıyorum. tamam. 6'yı çeyrek geçe kalkıp kıyafetlerimin yarısını yolda, diğer yarısını serviste giyiyorum. olsun. hafta sonları da dersane var. yine kalkıyorum. e yaz geldi, yazlık hayatım oldu bi dönem. o ara da sabahın köründe hortlayıp denize gittim hep. istanbul'a dönünce de
ders çalışmaya başla artık diyerek beni her sabah uyandırmaya başladılar.

huzurla uyuyamıyorum ben. rahat bırakın beni.


edit: ahan, 100. kayıtmış bu. olala.

onsekizonüç.

eğer babamın sevgilisi akıllanıp babamı terketmeye karar verirse, sevgilisiyle birlikte evi terkedip ayrı eve çıkma planları yapmam ne garip. nedir yani.

Geometri Fucks.

b i r ü ç g e n d e i k i k e n a r ı n k a r e l e r i t o p l a m ı ; d i ğ e r k e n a r ı n k a r e s i n i n y a r ı s ı y l a o k e n a r a a i t k e n a r o r t a y ı n k a r e s i n i n i k i k a t ı n ı n t o p l a m ı n a e ş i t t i r .

20090729

yirmiikionbeş.

so come inside my room tonight
i'll let you win i won't even put up a fight
we'll have a marathon of your choice
anything you want
movies, tv, magazines
music, sex or something inbetween
oh sam

ne şarkıymışsın.


Please Forgive Me

Söylemiştim. Çok fazla düşüp aynı derecede çabuk kalktığımı söylemiştim. Söylememe gerek yok, sen de en az benim kadar iyi biliyorsun bunu gerçi. Ne halde olduğumu biliyorsun. Öyle kontrolden çıkıverdim. Geçer birazdan.

Please forgive me, if i act a little strange.
For i know not what i do.



ve.

please don't give up on me.

Seviyorum seni, sevgili sabır abidesi.

Yesterdays.

some things could be better, if we'd all just let them be.

Hey.

Been trying to meet you.

20090727

21:36

karanlıktı.
el lambamı düzelttim.
yine de
karanlıktı işte.
başımdan geçenleri
düşünürken
durdum.
bu karanlıkta bile
adımı yazmak hiç güzel gelmiyordu.
hem de kırmızı keçeli kalemle.
bir de wish you were here çalıyordu
iyi mi.

21:33

Hayır,
dedim seni ilgilendirmez.
ve büyük bir parça kopardım.
nedenmiş o diye sordu,
ayrıca kardeşimi rahat bırak.
sadece, ilgilendirmez işte
dedim.
ayrıca kardeşin de sinirimi bozuyor.

21:27

Düşünmek istemiyordum.
Hayır.
Acı verdiğinden değil
Sadece bunun için
Doğru akşam değildi işte.

20090726

~O LA LA.

Ola la.
Benim biletim var.

UÇAK BİLETİM VAR LAN. İZMİR'E GİDİYORUM YANİ.


İzmir'e gidiyorum. izmir. Yine tünelin sonunda bi ışık var.
Yine bekleyecek bişey var ve yeniden, yaşamak için bi sebep var.
Dönüşü düşünmek bile istemiyorum, hayır.

Ama bi gidiş var be.

Bu sabah kalktığımda iğrenç bi sabahtı. Kalkmadım. Kaldırıldım, yine. Gökyüzü bulut içindeydi, garip bi hava vardı. Ders çalışma havası şeklinde tabir edilen, aslında leonard cohen dinleyerek intihar etmek için ideal bir hava yani. Küfrede küfrede kalktım, kahvaltı ettim ve across the universe'ü açtım. (5. kez)

Kulaklıkları kulağıma taktım ve test çözmeye başladım. Jude sevgilisine "i'll send all my lovin to you" diye yalan söylerken ben kimyayla boğuşuyordum. Replikleri ezberlemişim onu da anlamış oldum. Şarkı söyler gibi replik söylüyordum. (bu arada şu anda the battle rages on for the 12nd time)

(it's obvious, it's not enough.)

Ve iğrenç günüm iğrenç bi şekilde devam ediyordu. Babamın yanına gittim. Bill Gates bile bilgisayarına böyle bi tutkuyla bağlı değildir bence. Gözünü kırpmıyordu. Ayağının dibinde sevgili köpeğim, babam onu sevsin diye yalvarıyordu. Sevindim. En azından ben yalvarmıyordum yani. Kabullenmiştim artık.

Sonra ona baktım ve yeni bişey keşfetmişcesine, "sen bizi sevmiyorsun" dedim.

Çok dramatikti. Ve duymadı bile. (dramatik x 2) Elimdeki yoğurt kasesini lavaboya fırlatıp odama döndüm. Sonra deep purple açtım. dolabımı tekmeledim sinirden.

Sonra bi saat kadar sonra geldi kendisi. Trip yaptığımın farkında bile değilmiş, yerlere yatıp gülmek istedim. O odada debelenirken ben de komedi filmi izler gibi onu seyrettim. 6 yıldır aynı olan bazı şeyleri yeni sandı. Avizemin sarkmış olmasına deli gibi şaşırdı. Tamir etmeye soyundu. Etti. Gitti.

O gittikten 5 dakika sonra, avize yine sarktı.
(dramatik x 3)

Sonra annem aradı ve izmir'e gitme planlarıma ne olduğunu sordu. O anda atar yaptım ve geliyorum lan dedim. Babamı siktir et. Geliyorum.
Hemen aşağı indim. Uçak biletleri için tarihleri araştırdım ve çat, aldım bileti.

Babama da, şu biletin çıkışını alıver printerdan dedim.

Ve işte, geliyorum cidden.



jared'a bu. anladın semih. öpt kib. :P

20090725

~On The Edge

Dün bi haftadır beklediğim bi filmi izledim ben.

Bi hafta kadar önce, televizyondan yükselen Don't Cry melodisiyle, "şş noluyo olm?" şeklinde yerimden sıçrayıp, bunun TNT'de bi filmin reklamı olduğunu öğrenmiştim. On the Edge'in. Filmin konusuna bi baktım. İntihara meyilli gençler ve yaşamları. Tamam, dedim. İzlerim ben bunu. Ve o andan itibaren kıpraşmaya başladım. Ya kaçırırsam? Biliyorum çünkü, tam bi hafta var. Kesin unuturum. Alarm kurayım dedim, alarm kurmayı unutmuşum o derece.

Neyse bu çırpınışlarla cumayı ettim. Saat 20:49'da, evet çok net hatırlıyorum, televizyondan bi takım sesler yükseldi yine. Hani TNT reklama girerken bi melodi çalıyor ya, o işte. "Hassiktir!" diyerek kucağımda lap top, fırladım. "FİLM VARDI LAAAAN!" Saate baktım ve o andaki rahatlamamı anlatamam. Hani böyle, bi milyar kaybedip (yok deve) sonra da onu tekrar bulmuşum gibi. (ebeni namı)(bok bulurdum)

Film 21:15'de başlıyodu. Benim bilgisayarda mailler, blog, deviantart ve twitter'dan oluşan bir kontrol etme listem vardı ve millet çılgın gibi yazı yazmış, okunacak milyon şey vardı. Ve yemek yememiştim. Bi tabak pilav yerim hemen diye düşündüm. Ama bilgisayarı bırakamadım bi türlü. Bi pilavı ne kadar zamanda yiyebilirim diye hesaplamaya giriştim. Bi dakika? Tamam, beş. Kalk, pilavı koy? Eeaah.

Boşverdim. Buzdolabından battal bol çilekli boy kaptım, ki 500g, yani yarım kilo etmekteydi. Onu kaptığım gibi çatı katına yollandım, TNT'yi açtım ve yatağa kuruldum. Merdivenlerden çıkarken çığlık çığlığa, "FİLM İZLİYORUM ELLEMEYİN BENİİİEEAAAH" şeklinde höykürmeyi ihmal etmedim.

Ve film başladı. Daha ilk saniyeden ne kadar sıra dışı bir film olduğu belliydi.

*knock knock knock*
Yea, he's still dead.

Ayrıntıya girmek istemiyorum, ama mükemmel bir filmdi. Müzikleri de öyle. Ve beni en çok etkileyen, sanırım orada gördüğüm ilişkinin şok edici bir biçimde tanıdık olmasıydı.

Jonathan: You wanna know the truth? If it's a matter of life and death between people like you and me, then I want to outlive you. And I want to see what happens to you. 'Cause I like ya.
Rachael: I don't know.
Jonathan: What if we are still together in a year?
Rachael: Would we be?
Jonathan: I can see it happening.
Rachael: I don't know. So do you think you love me?
Jonathan: I know I love you.

İlk cümle. İnanılmaz.
Ve o doktorun hüzünlü bakışları. Çok da önemli bi rolü olmamasına rağmen, bu kadar akılda kalıcı olması, bu kadar hüzünlü bakması.. Mükemmel bir oyunculuğa sahipti ve rolüne tam oturan bir tipi vardı..

"
I don't want to die, I just don't want to be alive."

mosquitoqueen

20090724

23:05

Please forgive me if i act a little strange
For i know not what i do
Feels like lightning running through my veins
Every time i look at you
Every time i look at you

Help me out here all my words are falling short
And theres so much i want to say
I wanna tell you just how good it feels
When you look at me that way
When you look at me that way


Sana bu..

20090721

~Morse'um. Ohş.

Ben dün deep purple'a gittim.
Steve Morse'a öpücük attım.
Bana gitarıyla selam verdi.
Ve sahne önü olmama rağmen pena kapamadım.

fak.

20090717

10:59

Annemin işyerindeyim. Amaçsız bir şekilde oturuyor ve F klavyede yolumu bulmaya çalışıyorum. Yine üstümde bir mutsuzluk var, üstelik karnım da ağrıyor. Can sıkıntım için 'havalardandır' diyemeyeceğim, zira değil.

Böyle kapalı havaları severim ben. Derdim tadını çıkaramamaktan. Bir yağmur yağsa ve yağmurda koşsam. Buna bayılırım. Üstelik yağmurda koşarsan, yağmurda yürüdüğünden daha çok ıslanıyorsun. Bu gerçek. Bi yerde okudum olm.

I give her all my love,
That's all i do
Ad if you saw my love
You'd love her too


Beatles iyi gelmeye başlamıştı ki ben yazana kadar şarkı değişti. Şu anda Dream Theater canıma okumakta, Hollow Years ile. Bu adamları hem seviyorum hem sevmiyorum. Seviyorum, çok güzel şarkıları var. Sevmiyorum çünkü fazla mükemmeller. Bu kadar mükemmellik niye yani, amatör ruhu severim ben. Adamlarda amatör tek nota yok. Geriliyorum. once the stone, you're crawling under..

Kendimden kurtulmam gerekli. Sürekli içimi kemiriyorum, bir türlü rahat vermiyorum. Herşey mükemmel olsa bile kendimleyim diye mutlu olumıyorum, nedir yani. Bi yandan da seviyorum be, sevilmeye ihtiyacı var çünkü. O kadar az kişi seviyo ki, bi de ben mi nefret edicem, oha.

Skid Row dinleyeyim biraz. Bu adamları her dinleyişimde yanlış zamanda doğduğumu bir kez daha hissediyorum. Biir 68'de genç olmak isterdim, bir de 80'lerde. Kısmet değilmiş.
Kısmet kelimesinden nefret ederim.
Bunu bi daha sakın yapma.
Tamam.

Girl.
dı dım dım dım.
You'll be a woman, soon.
ve düşüş başlar.. Bu şarkı uçurumdan atlamak gibi.
Don't you know, girl..

Resmen ruhumdan yoruldum. İzlemek istediğim filmler listem var.. Bence uymalıyım artık o listeye. Hıı, zaman bırakıyorlar sanki adama.

soon, but soon..

Her girl'den sonra giren o müzik, bağıra bağıra, yere yatarak ağlama isteği uyandırıyor içimde. Çok zor tutuyorum.

Please, come take my hand..